Pages Menu
Categories Menu

Posted by on Nis 26, 2013 in Edebiyat | 0 comments

Doğu’ya Yolculuk

Doğu’ya Yolculuk

Doğu’ya Yolculuk

Anılarla dolu bir sokakta buluştum onlarla. Freak Sokağı’nda…Katmandu’da.

Katmandu’daki Freak Sokağı, “Doğu’ya Yolculuk” sırasında Hippilerin başlıca buluşma ve konaklama yeri olmuştu. 80’lerin başına dek bu özelliğini koruyan sokaktan şimdi geriye yalnızca ismi kaldı. 68 terminolojisinde İstanbul üzerinden Kabil, Goa, Katmandu ve Bali’ye uzanan, belirli bir düzeni ve ritüelleri olan bu yolculuğa “FREAK” deniyordu. Bugünkü Johne Sokağı’na o günlerde “Freak Street” adı takılmıştı. Freak Sokağı hippilerin parlak günlerinde ucuz otellerin, renkli lokantaların, haşhaş dükkanlarının sıralandığı, Aşk ve Barış şarkıları söylenen, sevişilen komünlerin kurulup dağıldığı, yeni yolculukların planlandığı bir yerdi. Bugün turistik sokaklardan biri oldu. En ucuz otel ve lokantalar hala bu sokakta, ama hippilerin yerini az sayıdaki gezgin ile ceplerinde kredi kartlarıyla, kombine uçak biletleriyle, rehber kitapların son baskılarıyla dolaşan, donanımlı, gayet besili tombili genç batılı turistler aldı. Bu nedenle sadece sabahın erken saatlerinde Freak Sokağı girişinde artık sadece anılarını hatırlamaya çalışan yaşlı hippilere rastlanıyor. Biz de o saatlerde orada buluştuk… İlhan, Nevzat, Özcan ve Nilgün ile…

Eski Hippi ve Komün günlerimizi andığımız birkaç günden sonra, onlardan ayrılarak Hindistan ülkesi Bharat içinde hayli uzun bir yolculuğa çıktım. Onların geldikleri yöne doğru…

Hindistan’ın en küçük eyaleti olan Goa, Hippilere ve Yeşillere kucak açmış Hint Okyanusu kıyısında eski bir Portekiz sömürgesiydi. Yerleştiğim pansiyonun adı Fernandez’in Yeri’ydi. Bahçesinde Portekiz çiçekleri var idi. Madam Angale tarafından işletiliyordu. Bahçesine girerken içimi Maria Barbas’ın bir şarkısı doldurdu:

“Prequntias que significa,
Saudade voute dizer,
Saudade e tudo o que fica,
Depois de tudo morrer.”

Hippilerin keşfettiği Goa, Hindistan’ın en turistik bölgesiydi. Her gün denize giriyordum. Okyanus dalgaları kilometrelerce uzanan ince kumlu kıyı şeridine vuruyordu. Mango ağacından yaptıkları kayıklarıyla balıkçılar balığa çıkıyorlardı. Akşam yemeklerini kasabanın içindeki küçük bir lokantada yiyordum. İlk kez orada gördüm turuncu elbiseli kumral kadını. O benim yüzüme bakmadı bile. Ruhunun ipek bir şal gibi ruhumu kapladığını hissettim. Kadının ne olduğu hakikatini ilk kez yaşadım hayatımda. Lokantadan çıktıklarında onları takip ettim. Kasabanın tepelik yönüne doğru yürüdüler. Küçük bir tapınağın önünde Banyan ağaçlarının altındaki kalabalığa karıştılar.

Merak edip tapınağın kapısına kadar yürüdüm ve içeriye baktım. Kırmızı tuğlalarla inşa edilmiş tapınağın içindeki tapınma yerinde Tanrıça Shakti’nin taştan heykelini gördüm. Heykelin önünde bağdaş kurmuş yaşlı bir hintli adam meditasyon yapıyordu. Lokantada gördüğüm kumral kadın ise, içeride ondan birkaç metre geride bağdaş kurmuş oturuyordu. İkisi de kımıldamıyordu. Sanki bir sonsuzluk boyunca öyle kalıyorlarmış gibi.

Kalabalığa karışarak beklemeye başladım. Banyan Ağacı’nın solundaki yaşlı Mango Ağacı’nın yaprakları mabedin çatısına dokunuyordu. Mango Ağacı’nın altında birisi tabla, ötekisi harmonia çalan iki müzisyen vardı. Kalabalıktaki bazı kadınlar şarkılara katılıyorlardı. Güzel sari elbiseler giymiş birkaç kadın dans ederek geldiler, yaktıkları tütsü çubuklarını Mango Ağacı’nın dibine bıraktılar.

Müzik durduğunda yaşlı adam meditasyondan kalkıp dışarı çıktı. Kırmızı toprak ve külle yapılmış işaretler adamın alnında pırıl pırıl parlıyordu. Tapınağın kapısının önündeki taş platformda yerine oturdu. Ani bir hareketle parmağını uzaktaki belirsiz bir hedefe doğru salladı ve sordu:

“ – Bin yıl önce o yöne doğru kırmızı bir taş fırlatıldı. Orada ne olduğunu düşünüyorsunuz? Şimdiki gibi hayvanların dolaştığı, yabani otlarla ve birkaç mezarla kaplı bakımsız bir arazi değildi. Çukurlarla ve küllerle kaplı değildi. Shiva–Shakti Krallığı’nın başşehri Kapila’ydı orası…”

Anlattığı hikayenin açılış kısmı yaklaşık üç saat sürdü. Hiç ara vermeden anlatıyordu. Üst üste konulan tuğlalar gibi kelimelerle Kral Shiva’nın sarayını inşa ediyordu. Kralın, bakanların ve görevlilerin oturduğu göz kamaştırıcı salonu betimledi. Dünyanın her yöresinden gelmiş müzisyenler şarkı söylemeye başladılar. Bu şarkıları yaşlı adam da söylemeye başladı, müzisyenler ve kadınlar da ona katıldılar. Sonra sarayın duvarlarını, resimleri, halıları, Kral’a hediye edilmiş değerli eşyaları betimledi.

Destan ölçüleriyle kurulmuş bir hikayeydi bu. Ay, karşı tepedeki ormanın üzerine kaydığında, içinden anlatmayı sürdürmek geldiği halde, gözleri turuncu elbiseli kadına takıldı, bilinci devreye girdi, akışı kesti. Şöyle dedi:

“ – Şimdi dostlarım, Anne bugünlük yeter, diyor.”

Aniden yerinden kalktı, mabede girdi ve yere uzandı. Daha kalabalık dağılmadan uykuya dalmıştı bile.

Pansiyonuma döndüğümde Madam Angela’ya gördüklerimi anlattım ve yaşlı adamın ve turuncu elbiseli kumral kadının kim olduklarını sordum.

Turuncu elbiseli kadın Arnavut asıllı Mariya idi. Kundalini Yoga ile ilgileniyordu, Shambala Yayınevi’nde basılmış iki romanı vardı. Her yıl Bharat’ı ziyaret ediyordu.

tapınak

Tapınak önünde hikaye anlatan yaşlı adam ise, Narayan isimli bir Hintliydi. Okuması yazması yoktu. Onun yıllar önce gelip bu tapınakta yaşamaya başladığı biliniyordu, fakat kendisini nasıl bu tapınağın hizmetçisi ve Tanrıça Shakti’nin Rahibi olarak gördüğünü kimse açıklayamıyordu. Birisi ona yaşını sorduğunda, doğduğu günü, bazen bir kıtlık dönemiyle, bazen bir istila günüyle, bazen bir köprü inşaatının tamamladığı yılla, bazen de bir tayfunun ortalığı yıktığı yılla betimliyordu. Narayan’ın anlattığı hikayeler, ay takvimine göre belirleniyordu. Hilal döneminde başlayıp Dolunay’da bitiyordu. Krallar ve kahramanlar, külhanbeyleri ve perilere benzeyen kadınlar, insan biçimli tanrılar, evliyalar ve katiller birbirleriyle itişiyorlardı. Narayan’ın cezbeli sesi büyülü bir ritimle yükselip alçalırken, dinleyenler kendilerinden geçiyor, anlatılanların canlandığı hülyalara dalıyorlardı. Narayan ile gülüyor, Narayan ile ağlıyorlardı. Hikayenin mutlu bir sonla bitmesi için kalplerinden Tanrıça’ya dua ediyorlardı.

Narayan’ın okuması yazması yoktu. Kendisine uzatılan hikaye kitaplarında görüp dokunduğu her kelime onun için esrarlı bir olay oluyordu. Buna rağmen Tanrıça’nın önünde kapalı gözlerle yaptığı derin meditasyonlar sırasında kafasının içinde hikayeler oluşuyordu. Her ay bir hikaye. Ve her hikaye, yaklaşık dört ya da sekiz gecede anlatılıp sonuçlandırılıyordu.

Üzerindeki giysilerden, tapınağı süpürdüğü süpürgeden ve kırmızı topraktan yapılmış yemek kasesinden başka sahip olduğu hiçbir şey yoktu.

Zamanının çoğunu dalları tapınağın önüne kadar uzayan Banyan Ağacı’nın ya da onun solundaki Mango Ağacı’nın altında geçiriyordu. Acıktığı zaman kasabaya iniyor, canı hangi evi isterse, o evin kapısının önünde oturuyor, içeri alındığında ev sahipleriyle birlikte yemeklerini paylaşıyordu.

Kasabalılar için Banyan ve Mango Ağaçlarının altı sosyal bir kulüp gibiydi. Gün boyunca insanlar Narayan’ın dostluğunu yaşamak için özlemle oraya geliyor, ağacın dalları altında yere oturuyorlardı.

Eğer Narayan o gün havasındaysa, onların anlattıklarını dinliyor, kendi gözlemleriyle, vecizeleriyle onları güldürüyordu. Eğer havasında değilse, ekşi bir yüzle onlara bakıyor ve soruyordu:

“ – Siz benim kim olduğumu düşünüyorsunuz? Gelecek ay hikaye dinleyemezseniz beni suçlamayın. Ben meditasyon yapmazsam, Tanrıça bana nasıl hikaye verebilir ki? Siz hikayelerin havada, boşlukta yüzdüğünü mü zannediyorsunuz? Shruti ve Smiriti’nin kaynağı aynı kaynaktır. Kutsal Şelaledir.”

Kasaba halkının bir kısmı Cuma akşamları tapınmaya gidiyorlardı. Narayan, mabedin en kutsal yerinin eşiğinde kurutulmuş çamurdan yapılma yağ lambalarını yakmış olurdu. Tanrıça Shakti’nin taştan imgesini tapınağın arkasındaki tepelerden topladığı çiçeklerle süslüyordu. Bir rahip gibi saygıyla davranıyor, kasabalıların getirdiği meyve ve çiçekleri Tanrıça’ya sunuyordu.

Hikâye anlatacağı  gece hikaye parçası kafasında oluşmuş olurdu. Küçük bir yağ lambası yakar, Banyan Ağacı’nın gövdesindeki oyuğa yerleştirirdi. Evlerine dönmekte olan kasabalılar bunu görür ve evlerine gittiklerinde şöyle derlerdi:

“  – Acele edin. Yemeğimizi yiyip hemen çıkalım. Hikaye anlatıcısı bizi çağırıyor.”

Kasaba halkı Narayan’ın hikaye anlatmasına bayılıyordu. Ona hayrandılar. Ona bağımlıydılar. Onu besliyorlardı. Ona elbise dikiyorlardı.

Yeni Ay tepelerin üzerinde bir hilal gibi yükseldiğinde, Narayan yeni bir hikayeye hazır olurdu.

Hikaye gecelerini kaçırmamaya çalışıyordum.

Bir gece yine tapınağın önünde toplandık. Narayan yerine oturdu ve anlatmaya başladı:

“ – Bundan yıllar önce Kral Vikramaditya zamanında onun bakanı…, onun bakanı…”

Sesi boğuk çıkıyordu. Durakladı. Yeni bir başlangıç yapmayı denedi.

“Kral…..zamanında.”

Tekrar kelimeler mırıltıya, hırıltıya dönüştü. Narayan paniğe kapıldı. İlk defa böyle bir şey oluyordu hayatında.

Acıklı bir ses tonuyla:

“ – Anne başıma ne geldi böyle. Anne, oh Büyük Anne, neden dilim sürçtü, neden kekeledim. Kafamdaki hikaye neden dağıldı. Sana müdahale ettiğim, akışı kestiğim için mi? Lütfen beni affet Anne.”

Sonra o gece meditasyon yapmadığını ve turuncu elbiseli kadını düşündü. Utançla kızardı.

Dinleyiciler, bu geceyi kendisine ayırmasını, artık yaşlandığını, belki de bu yüzden yorulduğunu söylediler.

“ – Susun,” diye bağırdı Narayan. “Bir dakika bekleyin. Sonra size hikayeyi anlatacağım.”

Kalabalığı sessizlik kapladı. Sabırsız yüzler ona bakıyordu.

“ – Bana bakmayın” diye öfkelendi Narayan. Mariya ona bir bardak süt getirdi. Bir süre sonra yavaş yavaş kalabalık dağılmaya başladı. Narayan başını kaldırdığında, ben ve Mariya dışında herkes evine gitmişti.

“ – Yarın hikayeyi anlatacağım” dedikten sonra Narayan, tapınağa girip, yere uzandı. Kendisini terketmemesi için Tanrıça’ya yakardı ve ağladı.

Ertesi gece yine meditasyon yapamadı. Yüzü kül rengiydi. Sanki bir gecede yaşlanmış gibiydi. Dudağının sol yanı seğiriyordu. Kasaba halkıyla son bir kez konuşmak için yağ lambasını yakıp Banyan Ağacı’nın kovuğuna yerleştirdi.

Gece herkes toplandığında şu sözler çıktı ağzından:

“ – Armağanları veren Anne’dir. Geri alan da odur. Soruyorum size, kokusunu kaybetmiş bir Lotus Çiçeği artık bir Lotus Çiçeği midir? Benim hikayelerim meditasyonla geliyordu. Ama artık kafam karışık ve meditasyon yapamıyorum. Tanrıça’ya teşekkür ediyorum ve beni affetmesini diliyorum. Bir daha hikaye anlatmayacağım. Bunlar benim son sözlerimdir.”

Kalabalık mırıltılarla evlerine dönerken Narayan tek başına tapınağa girip yere uzandı.

Sonraki günlerde Narayan’ın konuştuğunu kimse görmedi. Acıktığında kırmızı toprak kasesini eline alıyor, kasabaya inip bir evin kapısında oturuyor, kendisine yemek verildikten sonra uzaklaşıyordu oradan.

Narayan’ın son birkaç yılını sessizlik içinde geçirdiği söylenir.

Cengiz Erengil / “Yeniden Gözden Geçirilmiş Eski Hikâyeler”

Diğer Hikayeler:

Post a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir