Pages Menu
Categories Menu

Posted by on Nis 25, 2013 in Edebiyat | 0 comments

Dostum Krishnamurti

Dostum Krishnamurti

Dostum Krishnamurti

Jiddu Krishnamurti söylemiyle karşılaşmak,
aynalardan oluşan bir anlam şehrinde yolcuların
kendi kitaplarını okumalarına benzer.

Galip Abdullah


1981

O yıl otuz dört yaşıma basmıştım ve sanki birden dünya başıma yıkılmıştı…

Dükkanımı kapatmak zorunda kalmıştım. Karımdan boşanmıştım. Askeri darbe de bunlara eklenmişti…

Başıma gelen olayların sebeplerini Pink Floyd ve Quincy Jones plaklarını dinlemek yanında, içki içmekle, sigara içmekle, poker oynamakla anlamaya ve hazmetmeye çalışıyordum, fakat bir türlü başaramıyordum. İnsanlığın sorunları beni geriyordu.

Açgözlülük, kıskançlık, zihnin körelmişliği, yürek sızıları, insanların duyarsızlığı, zulüm, şiddet, derin ümitsizlik ve acı beni geriyordu. Farklı yöntemlerle bunları çözmeye çalışanlar vardı, fakat başaramıyorlardı.

Avuçlarım terliyordu, gergindim, sinirliydim, her olaya aşırı tepki veriyordum…

Boşanma kararını aldığım gün, yani nesnel gerçeklik alanındaki boşanma ânından yedi hafta önce, evde eşyalarımı toplarken, Chris De Burg kasedini dinliyor ve ağlıyordum.

O gün birkaç parça özel eşyamla birlikte Pendik’te oturan teyzemin yanına taşındım. Bir süreliğine.

Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği bu kadim şehir Pentakos’u, yaptığım yürüyüşlerle yeniden keşfediyordum.

Dr. Algan’a işte o günlerden birinde rastladım, tarihi Pendik kumsallarında dostlarıyla yürüyüş yaparken…

Çocukluk günlerimizden anımsadığımız hatıralarımızı kahkahalarla birbirimize anlatırken, istiridye kabukları ve parlak mermer parçaları topladık. Denizin üzerindeki kara tavukları seyrettik. Sonra sahilin ucundaki eski bir çay bahçesinde dostlarla demli Türk çayını, Maltepe sigarasını, Pendik simitini ve sohbetleri paylaştık.

Sohbetler hep insan üzerineydi…

jiddu-krishnamurti

Dr. Algan o günlerde Jiddu Krishnamurti‘nin ‘Değişmek Zorundayız’ adlı kitabını çevirmiş, son okumalarını yapıyordu. Daktiloya çekilmiş sayfaların bir fotokopisini bana verdi. İktisat Fakültesi mezunu sol eğilimli bir okura farklı gelen yazılardı bunlar.

‘Farkındalık’ kelimesini bir türlü kafamda oturtamıyordum. Bilinçten ne farkı vardı? Yalnızca sohbet sırasında bir şeyler anlıyordum. Çeviri metin ile asıl metin arasındaki kavram karşılaştırmaları yararlı oluyordu. Daha önce hiç tanımadığım bir evrene girecekmiş gibi hissediyordum kendimi…

Dr. Algan ile Sohbetlerimizde konu genelde şuydu:

“Bilincin temelden bir dönüşümü olanaklı mıdır?”

Aylar geçiyordu… Kendimi zaman zaman “Bilincin Dönüşümü” adlı bir romanın kahramanı gibi hissediyordum. Asıl kahraman bir KRİZ DURUMU ile karşı karşıya olmalıydı.


1982

Ertesi yıl bir olanak çıktı karşıma durup dururken ve Amerika’ya gitme fırsatı elde ettim. Kaliforniya’da Krishnamurti’nin ‘Öğrenme Sanatı’nı uygulayan bir okulda birkaç hafta geçirdim. Kendisiyle yüz yüze sohbet etme olanağı buldum.

Jiddu Krishnamurti‘nin bize yönelttiği ana soru, bugün insanlığın bir Kriz ile karşı karşıya olup olmadığı idi. Ona göre bugün insanlık bir kriz ile karşı karşıyaydı.

Bu krizin DÜŞÜNCE ile çözülemeyeceğini, ancak hayalsiz ve düşüncesiz bir dikkat ve SAF FARKINDALIKLA BAKIŞ ile çözülebileceğini söylüyordu. Bunu bilmemizi değil, fakat yaşamamızı ve anlamamızı istiyordu.

Şimdi anlatacağım olağanüstü an’ı da işte o günlerde yaşadım.

Bir gün Jiddu Krishnamurti, okyanus kıyısındaki kumsalda tek başına yürüyüşe çıkmıştı. Okulun eski öğrencileri bu kumsala “Sessizlik Kumsalı” diyorlardı. Yürüyüşten önce Büyük Salon’da bir söyleşi yapılmıştı. Onun son cümleleri içimde tekrarlanıyordu:

“Özgür bir zihin, Kutsal Olan’ı doğrudan algılayan bir zihindir… Biriktirilmiş bilginin psişik bağlamdaki ‘yıkıcılığı’ nasıl önlenebilir? Başkalarına saygı duymak gerektiğini anlayamazsak, savaşın ve şiddetin nedenlerini ortadan kaldırma süreci nasıl başlayabilir ki?”

O akşamüstü nesnel gerçeklik dünyasının üzerine karanlık çökerken
Jiddu Krishnamurti, sahildeki ıslak kumların üzerinde,
yosun kokan serin rüzgara karşı
ceketini sol omzuna almış, tek başına,
dimdik, güçle ve güvenle yürüyordu.

Ben ve Maria Kosova adlı eski bir öğrencisi onu uzaktan izliyorduk.

Farkındalığımızı örten hayallere ve sembollere benzeyen gri bir sisle kaplı dağlara bakıyordum. Bizim arkasında olduğumuzu hissettiğini sezinliyordum. Arkasına hiç bakmadan yürüyordu. Sonra rüzgarın getirdiği şu sözleri duyduk:

“Yalnızca zihin bütünüyle sessiz olduğunda derin sulara değmek olanaklıdır… It is only when the mind is completely still that there is a possibility of touching the Deep Waters…”

Bu sözler, ben Cengiz Erengil, Jiddu Krishnamurti ve Maria Kosova arasında bir sır olarak kalacaktı sonsuza kadar…

Size başka ne söyleyebilirim ki?

Krishnamurti’nin “Öğrenme Sanatı”nı uygulayan California’daki okulda geçen haftalardan sonra, Jiddu Krishnamurti “Dostum” diyebileceğim bir parçam oldu. Beni etkileyen bedeninin ve ruhunun dinginliği, yanındayken kendimi sanki bir denizin kıyısındaymış gibi hissetmem, insanlara büyük bir şefkatle yönelmesi gibi özellikleriydi. Karizması, Presence’si, Authentic oluşu beni çok etkilemişti.

Bu niteliklerden bir kısmı taklit gibi de olsa bende açığa çıktıkça mutluluk hissediyordum. İçimdeki şiddet duygusu ve öfke, bu süreç içersinde yerini pozitif duygulara bırakmıştı.

Anımsadığım kadarıyla “Jiddu Krishnamurti”nin çalışma odasında, sandal ağacından yapılmış çalışma masasının hemen arkasında, bronz bir Japon Aynası asılıydı. O aynanın önüne iliştirilmiş bir kartpostal geliyor şimdi gözümün önüne: Sadece birkaç teli olan ince bir fırçayla resmedilmiş, beyaz çiçeklerle dolu bir erik ağacı… Kartpostalın alt kısmında ise mum isinden yapılmış mürekkeple Basho‘nun bir şiiri yazılıydı. Hani şu 17 heceli ‘Haiku’lardan biri:

“Ayna arkasında / sırla çiçeklenir / erik ağacı.”


1986

Yazarlık hayatımın kıyısında, köşesinde hep Jiddu Krishnamurti’den izler taşıdım.

Yıllar sonra onun ölüm haberini bir gazetede okuyana kadar her şey yolunda gitti.

1986 yılının 25 Şubat günüydü. Taksim’den bindiğim çift katlı otobüs ile Boğazı geçiyordum.

Gazetedeki haberde onun dün Kaliforniya şehrinde öldüğü, yakılan cesedinin küllerinin Porselen Kavanozlara konularak Krishnamurti Okulları’na gönderildiği yazıyordu.

Kendisinden geriye Külleri dışında, sayısız ses ve görüntü kasetleri, sohbetlerinden, tartışmalarından, diyaloglarından derlenmiş Kitaplar ve bir Bronz Japon Aynası kaldığı yazıyordu.

O gün ikindi vakti Pendik sahillerinde yürüyüşe çıktım. Ara sıra bir tepeye tırmanıyor, sonra sahile iniyordum.

Machintosh pardesümün yakalarını kaldırmıştım. Ağlıyordum.

Arındırıcı bir yağmur yağıyordu.

Dr. Algan’ın tabiriyle Pendik’in gülen martıları bağrışıyordu.

Önümdeki denize ‘duygusallık dolu bir bakışla’ bakarken, Zen şiirlerine meraklı olduğu söylenen, Mevlevilik araştırmacısı Asaf Halet Çelebi‘nin bir şiiri geldi aklıma:

Sema-ı Mevlâna

Tennure giymiş ağaçlar aşk niyaz eder Mevlâna
İçimdeki nigar başka bir nigardır
İçimdeki sema’a nice yıldızlar akar
Ben dönerim gökler döner
Benzimde güler açar
Güneşli bahçelerde ağaçlar
Halakassemavati vel ard
Yılanlar ney havalarını dinler
Tennure giymiş ağaçlarda
Çemen çocukları mahmur
Caaan seni çağırıyorlar
Yolunu kaybeden güneşlere bakıp gülümserim
Ben uçarım gökler uçar.”

Denizin sonsuzluğuna bakarken evrenin bir yerinde çalınan bir Sakuashi sesi duyuyorum. Bir kolaj şiir oluşuyor içimde:

Samadhi Brahma

Bahar geldiğinde kırlara
Rahmani Nefes Kundalini Anne
Yürür ağaçlarda
Sari giymiş ağaçlar
Krishna’nın kavalını dinler
Samadhi niyaz eder Brahma.”

Bir şeyin bir başka şeyi çağrıştırdığı bir dünyada yaşıyoruz artık hepimiz…


2013

Bugün, bu hayli eskimiş satırları Ayna Yayınevi‘nde Ahmet Yusuf Özbilen’in yanında gözden geçiriyorum.

“Beden Dili”, “Eski Sevgiliyi Yeniden Kazanmak” ve “Aşk Acısından Kurtulmak/Duygusal Yaraları İyileştirmek” adlı e-kitapları birlikte ürettiğimiz bu yerde, bir CD’den Frank Sinatra’nın “I Got My Eyes On You” isimli parçasını dinliyoruz.

Bu karmaşık notlardan KADIN İMAJI adlı bir Kadın Dergisi için yazı çıkarmaya çalışıyorum. Peki bunu neden yapıyorum?

Olur ya aranızdan biri ya da birkaçı, gün gelir merak eder, büyük bir Ejder ile çevrili Kaf Dağı’nın doruklarından kaynaklanan Go Nehri’nin kıyısına, Ayna Adamların bulunduğu yere gitmeyi düşünür diye yazıyorum.

Onların Bambu Kulübelerinde Kavallarını, Neylerini, Sakuashi’lerini dinlemek ister diye yazıyorum…

Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin “A’mâk-ı Hayâl” isimli eserindeki Aynalı Baba’nın da bu Ayna Adamlardan birisi olduğunu düşünüyorum… Hepsi bu.

“İçinizdeki Işığı Parlatın Dostlar”

Cengiz Erengil / “Yeniden Gözden Geçirilmiş Eski Hikâyeler”

Diğer Hikayeler:

Post a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir