Pages Menu
Categories Menu

Posted by on May 1, 2013 in Edebiyat | 0 comments

Epigraf Hikayeleri

Epigraf Hikayeleri

Epigraf Hikayeleri

Agartha Bilgeleri Evrensel Dil’e, Vattan’a ulaşabilmek için bütün kutsal dilleri incelemektedirler. Konstantiniye Kardeşleri, Veda dilinin ve Antik Türkçe’nin hermetik köklerini araştırmaktadırlar.

İsmail Ether Halevi / Foucault’s Pendulum Yorumları

Yıllar önce, dolunayın olduğu bir gece, gazeteci Sinan, Horabal Ekibi’nden Avukat Celal ve ben, Merdivenköy Mezarlığı’nda Hacı Sherif isimli bir Arnavut Bektaşi’den “Avrupa’nın Ezoterik Tarihi” isimli bir kitap almış, bu kitabın içinden çıkan bazı Sarı Sayfalar’da üst üste bindirilmiş çeşitli metinlerle karşılaşmıştık. Epigraf Hikayeleri bunlardan biriydi. Bu metnin kahramanlarından biri, benim adaşımdı. Yalnızca bir isim benzerliği değildi söz konusu olan, Mezarlıkta yapılan bir törenden de söz ediliyordu.

Yıllar sonra ‘çalışan odamı havalandırmak’, ‘içine elma kabukları atılmış Türk çayımı demlemek’, Arslan Gözü denilen garip bir taşı olan gümüş yüzüğümü sol elime takmak, Açık Radyo’yu açmak gibi bazı ritüelleri yerine getirdikten sonra, bu metni içeren daha geniş bir deneme yazısı yazmak için bilgisayarımın başına geçtiğimde, ‘bu yazıyı’ yazabilmek için, ‘O adam’, yani Epigraf Hikayeleri’ndeki ‘adaşım’, ‘benzerim’ ya da ‘ikizim’ olmak zorunda olduğumu hissetmiştim. Sonradan çalındığı için yalnızca bir kez okuyabildiğim bu metindeki benzerimin yerine geçebilmek için, o metni yeniden yazmam gerekiyordu. Dolunay gecesi yaşadıklarımızdan ve metnin okunmasından kalan bellek izlerini, yaratıcı deham ile yeniden üretmeliydim.

Bir metni yazmaya karar verdiğimde, sıradan gündelik hayatımdaki bilincimden çok daha farklı bir zaman ve mekan boyutuna girerim. Sizde de böyle mi oluyor, bilmiyorum ama ben, yazma edimine elimi ve beynimi teslim ettiğimde, kendi zaman ve mekanımı bırakır, o metnin zaman ve mekanında, o metnin bilincinde yaşamaya başlarım. Bilincimin ‘aşkın’ bir konuma geçtiğini söyleyebilir miyiz? Hayır. Belki, alaca karanlık kuşağına geçtiğini söyleyebiliriz.

Her yazı, geçmişte yazılmış metinlerin rahminden doğar ve gelecekte yazılacak metinleri bir rahim gibi içinde taşır. Geçmişten geleceğe doğru, bir ‘Şimdi’ nehri gibi akar. Bundan farklı olan ve Kaf Dağı’nın karlı doruklarından kaynaklanan bir ‘An’ nehrinden de söz edilir. Kendi yaşamım içinde bir Sufi Eczacı’nın himmetiyle bir kaç kez ‘An’ nehrine girdiğimi söyleyebilirim.

Bundan yıllar önce Pera ve Galata çevresinde takılan birkaç arkadaşımla birlikte, ki bunların yalnızca biri profesyonel yazardı, tüm bilgi ve deneyimlerimizi olguların gerçek özünü yakalayabilme yetilerimizle birleştirerek, nesneleri, olayları ve olguları yeniden ‘Hakiki İsimleriyle’ yani ‘Ayanı Sabite’deki Ayn’larıyla, ya da ‘İdealar Evrenindeki İdealarıyla’ adlandırabileceğimiz, fıtri kelimeleri içeren dilsel bir yapı kurmak üzere bir araya gelmiştik. Sahaflar, kitapçılar, kasetçiler, kahveler, meyhaneler, pasajlar, kültür merkezleri, şiir geceleri çevresinde geliştirdiğimiz bilinçli çabalarımızı, Konstantiniye Kardeşliği isimli bir planın içine yerleştirmiştik. Topladığımız bilgiler, Tarabya sırtlarında çağdaş bir gecekonduda oturan bir mimar çiftin evindeki bilgisayarda toplanıyordu. Bu bilgisayarın şifresi Hagia Sophia idi. Ayasofya Mabedi’ni kendimizin, dünyanın ve evrenin Merkezi olarak görüyorduk. Diğer yandan bir Aydınlanma Çabası içine girmiştik, ben ve mimar çift bir Sufi’yi rehber edinmiştik.

Bir tür ‘Teolojik Görev’ gibi üstlendiğimiz çalışmalarımız, Sahaf Simurg çevresindeki bazı felsefeci ve edebiyatçı arkadaşlar tarafından ‘şarlatanlık’, ‘dil ile büyüyü birbirine karıştırmak’, ‘beynin biyolojik düzenindeki bir eksiklik ya da bozukluk’, ‘çağdışı bir mistiklik’ suçlamalarıyla karşılaşıyordu. Bu eleştirileri ve tartışmaları da planımızın içine katarak ilerliyorduk. Aramızdan ölenler de oluyordu.

1996 yılında şehirde gerçekleştirilen Habitat II toplantılarını, sivil toplum, evrensel barış, sufizm, yoga, meditasyon çalışmalarını desteklemiştik. Raja Yoga Brahma Kumaris Okulu’ndan Dadi Janki’nin konferansını izlemiştik. Farah Yurdözü’nün Giovanni ile röportaj metnini; Kürşad Oğuz’un Coelho, Giovanni ve Tamaro ile ilgili yazılarını; Mine Akverdi’nin Portofino ve Hoşgörülü Kareler’ini; Sinan Hıncal’ın ‘Çölde Meditasyon’ ve ‘Aşk Müridleri’ni planımıza dahil etmiştik. Bizde bir tür Hermeneutik Mistisizm temayülü vardı. Yurtdışında da üyelerimiz vardı. Maria, Sophia, Bethi gibi güzel insanlarla derin aşklar yaşıyorduk. Ah Sharano!

Yeniden ilk paragrafımıza, ‘Dolunayın Olduğu Gece’ye dönersek, belirtmem gereken bir başka önemli olay, Sufi Master’dan farklı olan İsmail Ether Halevi ile, Selanik göçmeni olan bu Hurufi Usta ile kader çizgilerimizin kesişmesiydi. Ondan öğrendiklerimizi, bir İtalyan Simyacı’dan öğrendiğimiz şu sırlarla işliyorduk: Farklı kelimeler / sözcükler arasında benzerlikler kurarak çiftler, diziler oluşturmak ve her yazının sonunda tekrar başlangıcı dönmek. ‘Kullandığımız önemli kelimelerin, tamlamaların, temaların, mekanların, olayların başka yazarlarca en az birkaç kez kullanılmış, Motife dönüştürülmüş olması gerekiyordu.

Son bir kez olsun o geceye dönmek ve o gece olmuş olan her ne varsa bir kez daha bunları okuyucularımla birlikte yaşamak istedim.

Dolunay vardı ve ben yengeç burcuydum. İçimden bir tepeye çıkıp başımı gökyüzüne çevirerek bir kurt gibi ulumak ve boşandığım karımın sözlerini gökyüzüne haykırmak geliyordu. Sen, Aşka tutkun Yengeç, Sen, sorumluluktan kaçan Tembel Yengeç. Gazeteci Sinan’ın bir yarış arabası gibi kullandığı Pembe Ellialtı Chevrolet ile Batı’yı Doğu’ya bağlayan asma köprüden geçiyorduk. Ayasofyanın turuncu bedeni uzakta sisler içinde bir inci gibi belli belirsiz parlıyordu. Arka koltukta oturan Celal ve Sinan Dünyanın Kralı’nın yaşadığı Agartha ile Konstantiniye Kardeşlerinin efsanevi ülkesi Horabal’ın aynı olup olmadığını tartışıyorlardı.

Chevrolet

Gece yarısına doğru Sinan, pembe ellialtı’yı karanlık gölgelerin altında sessizce Merdivenköy Mezarlığı’nın kapısına yakın bir yere park etti. Torpido gözünden bir çakı, bir fener, eski bir kağıdın üzerine çizilmiş bir kroki çıkardı. Elindeki nesnelere bakarken kafasını sallayıp birşeyler mırıldandı. Mırıltıları bana, Asaf  Halet Çelebi’nin şiirlerinden alınmış, eski bir İbranice şarkıyı anımsatmıştı:

 

“Adonay elehuenu
Adonay ehad”

Pembe ellialtı’dan inip, kapıları yavaşça kapattık. Celal, şişko göbeğini kemerinin içine zorlukla sıkıştırdı (Üç yıl sonra, bugünlerde, Milliyet Gazetesi’ndeki bir haberde zayıfladığını okudum!). Mezarlığın siyah demir kapısı kilitli olduğundan, duvardan atlamak zorunda kaldık. Sinan üzerindeki gri parka, kafasındaki siyah bereyle DEA çalışanlarına benziyordu. Ben blujin pantolon ve siyah kazak giymiştim. Celal, bürodan geldiği için, lacivert bir takım elbisenin içindeydi. Onun arabada kalmasını teklif etmemize rağmen, bir serüven yaşamak istediğini söyleyerek, bizimle Mezarlığa girmek için ısrar etmişti.

Dolunayın aydınlatamadığı karanlık gölgeleri Sinan, elindeki fenerle aydınlatıyordu. Siyah ağaçların altından pis geçitler boyunca ilerlediğimizi, nemli ölü toprağı kokusuna, ağaçlardan sarkan örümceklerin, baykuş ve yarasa çığlıklarının karıştığını; Sinan, “-Şehirdeki Dev Yarasa’nın yaşadığı yer burası işte”, dediğinde, uzun zamandır titremediğim kadar titrediğimi anımsıyorum. Sinan, önden gidiyordu, onu izlemeye ve kaybetmemeye çalışıyorduk. Belirli bir Mezarı arıyordu. Sonunda buldu da. İbrahim Hacegan isminin okunduğu büyük mermer bir mezarın önünde durdu. Buluşma yeri burası olmalıydı. Konuşmadan beklemeye başladık. Feneri bir işaret gibi İbrahim Hacegan yazısının üzerine tutuyordu. Birazdan, yerdeki otların hışırtısından birisinin yaklaştığını anladık. Elinde küçük bir fenerle, sakallı bir adam Sinan’ın önünde durdu.

Celal ile birlikte, birkaç adım gerilerinde olduğumuz için ne konuştuklarını tam olarak duyamadık. Sinan’ın parkasının iç cebinden çıkardığı kalın bir zarfı adama uzattığını, adamın elindeki feneri tutarak zarfı yırtıp, içindeki paraları kontrol ettiğini, sonra da koltuğunun altında tuttuğu bir paketi Sinan’a uzattığını gördük. Sinan elindeki çakıyı Hasan Sabbah’ın halifesi Sinan’ı aratmayan bir ‘çabuklukla’ kullanarak, paketin iplerini kesti. İçinden çıkan bazı sarı sayfalar yere düştü. Adam onları toplamasına yardım etti. “Tamam” dedi Sinan. Adamla el sıkışıp öpüştüler. “Besa, Besa – Hey Koca Shiptar” diyen sakallı adam, uzun yıllar önce bedeninden ayrılmış bir hayalet gemi gibi sessizce, ağaçların gölgeleri altında kayboldu.

Sinan’ın yanına gittik. Sarı Sayfaları tekrar Joly isimli kitabın içine koyup kağıda sarmasına, iple bağlamasına yardım ettik. Sinan bir ağaca yaslanarak cebinden çıkardığı jitan paketindeki son sigarayı yaktı, derin bir nefes çekti, dumanı uzaklara doğru üfledikten sonra beyaz dişlerini göstererek sırıttı. Bize adamın isminin Hacı Sherif olduğunu, aslında bir Arnavut Bektaşisi olduğu halde kendisini bir Afganlı olarak tanıttığını söyledi. Boş sigara paketini hırsla buruşturup, karanlığın yüreğine doğru fırlattı.

Geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladık. Ben, Sinan’la önden gidiyordum, Celal biraz arkada kalmıştı. Bir Üçgen oluşturmuştuk. Birden karşımızda Beyaz sakallı yaşlı bir adam belirdi. Böyle bir şey beklemiyorduk, şaşkınlıkla birkaç adım geriledik.

Yaşlı adam, güven ve güç dolu bir sesle “-Buralarda dolaşan bir Yaratık gördünüz mü?” diye sordu.

“- Nasıl bir yaratık”, dedi Sinan, sinirli bir ses tonuyla.

“-Benim golemim o”, dedi yaşlı adam. “Dikkatli olun ve boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın. Abulafia. Hayye-ha-Olam-ha Ba”.

Sonradan Sinan’ı çalıştığı Dergi’nin İki Telli’deki merkezinde ziyarete giderek, hepimizin hayatını derinden etkileyen sıcak bir dostluğu başlatan İsmail E.H. ile ilk karşılaşmamız böyle olmuştu. Her hikayenin bir başkasına açıldığı bu metinler arası uzamda en garip olan şey ise, ‘Sarı Sayfalar’da İ.E.H. isminin geçmesiydi. Bu yarı gri evrende, kelimeler hayata, hayat kelimelere dönüşüyordu…

Çıkışı aldıktan sonra salondaki rahat koltuğuma geçtim ve okumaya başladım: Yıllar önce Dolunayın, Beyaz Işık tutulmuş bir Ayna gibi parladığı bir gece…

Cengiz Erengil / “Yeniden Gözden Geçirilmiş Eski Hikâyeler”

Diğer Hikayeler:

Post a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir