Pages Menu
Categories Menu

Posted by on Tem 9, 2013 in Edebiyat, Kültür ve Sanat, Opus Magnum | 0 comments

Opus Magnum

Opus Magnum

Opus Magnum

Onun yazarlığı ve aramızdaki yedi yıllık dostluk üzerine kısa bir yazı yazmam istendiğinde, içimi nedensiz bir sıkıntı kaplamış ve hemen olumsuz yanıt vermiştim.

Aslında bana bu konuda ilk öneriyi, onun ortadan kayboluşundan birkaç gün sonra yazarı olduğu dergi yapmıştı. Hani yazarlık neyse de, dostluk üzerine bir yazı nasıl istenebilir bir insandan, bunu halen anlayabilmiş değilim. Öncelikle böylesine güçlü bir sözcükle ilişkimizi nitelendirmeğe hakkım var mıydı? İkinci olarak, gerçekten böyle değerli bir dostluk var ise, onu bir tüketim nesnesine çevirmeğe hakkım var mıydı?

Bunları kendime sorduğumda aradığım yanıtı kolayca bulamıyordum.

Bir yıl önce Beyoğlu’nda Olivyo Geçidi Sokağı’ndan girildiğinde hemen sol tarafta bulunan Olivyo Han’ın üçüncü katındaki bürosuna gitmiştim. Sekreteri beni çalışma odasına almıştı. Kendisi ortada yoktu, ama masasındaki çalışma kağıtları, içinde iki Kızıl Elma bulunan porselen bir tabak ve bulmacası çözülürken aceleyle bırakılmış bir günlük gazete onun buralarda bir yerlerde olduğunu gösteriyordu.

Yazı masasının önündeki altın sarısı kadife koltuklardan birine oturmuş, intihal ya da bir tür hırsızlık gibi bir heyecanla masanın üzerindeki kağıtları alıp okumaya başlamıştım. Siyah bir dolmakalemle yazılmış el yazmalarıydı bunlar. Bir kısmının üzerinde kırmızı dolmakalemle düzeltmeler yapılmıştı. Bazı satırlarda sözcüklerin üzeri çizilmiş, bazı satırlara ise yeni sözcükler eklenmişti. Paragraflarda da değişiklikler yapılmıştı yer yer.

opus-magnum-large

Yazarla 1984 yılının Şubat ayında Beyoğlu Hasnun Galip sokağında eski Körfez Meyhanesi’nin yerinde kurulu Sahaf Simurg’ta tanışmıştım. Ben o sıralarda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde doktora yapıyordum.

Benim için o hiçbir zaman ölmedi. O bendedir. Bende yaşıyor. Duruşu, bakışı, el hareketleri, akışkan cümleleri, yeni fikirleri, diyalektik akıl yürütme sanatıyla, gün yüzü görmemiş imgeleri, gnostik tarihle ilgili sembolleriyle…

Hatta zaman zaman benim ağzımdan konuştuğu da olur. Bir keresinde bende onun yüzünü görmüşlerdi. Eğer Rimbaud’nun dediği gibi “Ben bir başkasıysam…”, ben’de bu başkasının büyük payı olduğunu söyleyebilirim. Bazı konuşmalarımda bir yabancı gibi ağzımdan çıkan sözleri dinlerken, çoğu kez “bu sözcükler ondandır” demişimdir. Belki de “Bedenden doğan bedendir, ruhtan doğan ruhtur” sözleri, bu ”bir başkasından doğuşu” işaret etmektedir kimbilir…

Son yedi yıl içinde benden çıkan sözleri ve yazıları yorumlarken, bazen o küçük özgünlüğümü bulmakta bile zorlanmışımdır.

Mide kanamasından ölüp, Saint Germain Kontu gibi tekrar dirildiği, daha doğrusu simyacı bir eczacının himmetiyle yeniden doğduğu günlerinde bile, yüzündeki ölüm ifadesinin iç parçalayıcı görünüşüne rağmen, sevincini yitirmemişti. Her gün aldığı iki üç bebek aspirininin bu süreci hızlandırdığını biliyordu.

Yeni bitirdiğim kitabım “Konstantiniye Kardeşliği” ona gösterdiğimde, bana sorduğu ilk soru: “Eee, şimdi ne yazıyorsun bakalım?” olmuştu. Sürekli hareket halinde bir aklı vardı. Berrak ve keskindi. Bir şey sona erdi mi, bir ötekine geçmek gerekiyordu. O, hep yeni bir yola çıkışla ilgileniyordu.

Yazılacak yeni bir roman üzerine fikirler ileri sürmeyi pusula işlevi olarak görüyordu. Onunla ilişkiye geçtiğimde kendimi gerçekten bir yazar gibi hissediyordum.

Yine de kişiliğinin bir yönü beni hep şaşırtmıştır. Hem insan psikolojisini çok iyi bilmesi hem de başkalarınca kolayca sömürülmesi nasıl bir arada bulunabiliyordu, anlayamıyordum. Çoğu kez bir Fransız yazarın sözünü tekrarlardı: İnsan yüzleri hiç yalan söylemez, doğruyu konuşurlar!

Bildiğim kadarıyla yaşamı boyunca üç kez ciddi olarak aldatılmıştı: Boşandığı karısı, evlatlığı ve sekreteri tarafından… Kendisiyle röportaj yapmaya gelen bir gazetecinin: “Sekreterinizi nasıl oldu da o kadar uzun süre yanınızda tutabildiniz?” sorusunu “Onun karakterinde ki değişim beni hiç mi hiç ilgilendirmez” diye cevaplamıştı. Bu sekreter sonradan oyunları, romanları ve gazete yazılarıyla ünlenmiş ve yazara cephe almıştı, insan yüzünün konuştuğu doğrudur. Eski günlerde, şimdi yüzünde bir maske gibi taşıdığı o nefret dolu sert çizgileri taşımıyordu. Eğer taşısaydı yazar ona sekreterliğini yaptırmaz ve gelen yüzlerce mektubu kendisi yanıtlardı.

Yazarın cesedinin yakılmasından birkaç saat sonra ceylan görünümlü evlatlığının yüzü bir leş kargasına dönüşmüş ve kazancın kokusuyla nabza göre şerbet veren yazılar yazmaya başlamış eski bir Maocunun yardımıyla yazarın evini soyup soğana çevirmişti.

Onun için her zaman tek bir yaşam ereği vardı: Tamamlanacak yapıt Opus Magnum. Bugün onu düşündüğümde kendimi gayet iyi hissediyorum. Yitirdiğim şeyi düşünürken ne melankoliye ne de hüzne kapılıyorum. Opus Magnum’un yazılması sürüyor bunu biliyorum.”

El yazmalarım okumayı tam bitirmiştim ki, yazar uzun boyu, gri takım elbisesi, kırmızı puantiyeli kravatı, uzun kırlaşmış saçları, pembe yüzü, altın sarısı gözlüğüyle kapıdan içeri girdi. Onu gördüğümde intihalin belli belirsiz sızısı içimi kapladı.

– Çok mu beklediniz beni, sıkıldınız mı?

– Hayır yazılarınızı okuyordum.

–  Aaa onlar mı! Onlar başka bir yazara ait. Rahip Retro bazı yazılarını Aktüel Dergisi’nde yayınlamayı düşünüyordu. Edisyon hatalarını düzeltiyorum aslında, ama metne müdahale etmeden de duramıyorum. Sonra Sinan Hıncal’a göndereceğim.

Masanın üzerine bıraktığım kağıtlara son bir kez daha baktığımda, sayfaların sağ üst köşelerindeki gri kaşe izlerini fark ettim: “Angelidis Cenaze Levazımatı. No: 18.” Kaos hayatımın öteki yüzü, dedim kendi kendime.

Sonra yazarın İletişim Yayınları’ndan çıkan son romanı Kitab’ül Beyza’dan bölümler okumaya başladık.

Bir yazı sona erdiğinde ötekine geçmek gerekiyordu yalnızca.

Cengiz Erengil / “Yeniden Gözden Geçirilmiş Eski Hikâyeler”

Diğer Hikayeler:

Post a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir