Pages Menu
Categories Menu

Posted by on May 1, 2013 in Edebiyat | 0 comments

Yusuf Vehmi’nin Garip Bir Hikayesi Resim-Ayna Meselesi

Yusuf Vehmi’nin Garip Bir Hikayesi Resim-Ayna Meselesi

Yusuf Vehmi’nin Garip Bir Hikayesi

Resim-Ayna Meselesi

‘Maria Kodama’ya, İsmi Bilinmeyen Çinli Adamın Yüzü’ne ve The Beatles’a teşekkürlerimle…

Y.V

Yusuf Vehmi gazetede çalıştığı yıllarda eğer bir gün bir hikayesi yayımlanırsa girişine bu tür bir teşekkür notu yazılmasını istemişti benden. Mana Meyhanesi’nde birlikte içtiğimiz gecelerde “Ben ölürsem sen tamamlar mısın hikayemi” derdi hep. Belki de yalnızca beni kızdırmak için… O ölmedi ama ortadan kayboldu. Bir gaip ya da garaip vakası işte. Beyaz şiirimde yalnız bir tavan arası kuşu daha hiçliğe atladı…’

Sinan Hıncal / Aktüell

ÖTEKİ ALEF HİKAYESİ / MARİA AYNASI RİTİ

Yusuf Vehmi

Orada bir Kadın var ki ah bu lütfü o sağladı bana…

Dante / İlahi Komedya / Araf: 204

S/he calls me on and on / O Kadın/Erkek durmadan çağırıyor beni

Across the universe /Evrenin ötesine Jai gürü deva om /Jai gürü deva om

Somethings gonna change my world /Bir şeyler değişmeli hayatımda

Somethings gonna change my uıorld / Hayatımda birşeyler değişmeli

The Beatles /Across The Universe /some words changed by

Y.V

İsmi tanınmamış bir yazarın anlattığı hikâyele­rin doğruluğuna ne kadar güvenebilir ki insan. Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde yayımlanmış bir ha­ber yazısıyla başlamıştı oysa her şey…

Yusuf Vehmi ismindeki ekonomi sayfası yazarı, Balat’ta yaşadığı, eski manastırdan bozma bir bina­nın çatı katındaki dairesinde esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. Binanın kapıcısı sakallı Giovanni durumu polise bildirir. Polislerle birlikte gazeteciler de gelir. Salondaki kitapların, duvardaki büyük yağlı boya tablonun, karşı duvardaki büyük altın yaldızlı aynanın, meditasyon minderinin, masaların ve koltukların resimleri garip haber parçacıklarıyla birlikte ertesi gün gazetelerde yayımlanır. Daktiloya çekilmiş, üzerleri yer yer karalanmış yüzlerce sayfa yazı, yüzlerce kitap, not defterleri ve disketler, koli­lere doldurularak çalıştığı gazetenin yazı işleri mü­dürüne teslim edilir. Bu metinlerden birinde Yusuf Vehmi isimli kahraman, gökyüzünün yıldızlarla kaplı olduğu bir gece, büyük yağlı boya tablodaki soylu Kadın ve Çinli adamla birlikte, resmin yansı­dığı aynanın yüzeyinde oluşan Beyaz İnci Küre tara­fından aynanın içine çekilir. Onlarla birlikte dokuz kat gök boyunca bir seyahat yapar. Büyük Perşem­be. 1. Şubat. 2001

Chesterton’da rastlamıştım böyle bir hikâyeye. Dayanamayıp Türkçe’ye çevirmiş ve bir özetini çı­karmıştım. Beyaz Gülün katmanlarının sayısı do­kuzdur.

“Uzun yıllar boyunca dünyanın merkezi olmuş bir şehirde, Haliç kıyısında, Balat yakınlarında kuytu bir sokakta, çevresinde su dolu derin bir hendek olan, yedi kat duvarla çevrili yuvarlak bir avlu için­deki manastır binasının çatı katında, bir zamanlar Ayasofya Kitaplığı ‘nın var olduğu söylenir. Bundan yüzyıllar önce simya yoluyla üretilmiş altınları ve uşağı Luis ile birlikte, Roma’daki soruşturmalardan kaçarak Konstantiniye’ye gelen Paracelsus’un müridlerinden Don Miguel’in duvar işçilerine dokuzgen taşlarla inşa ettirdiği bir binadır burası. Bu aykırı manastırın en üst katında ise kütüphane bö­lümü vardır. Geniş salonun camlarla kapatılmış ta­vanı geceleri ayın ve yıldızların ışıklarıyla aydınla­nır. Zaman zaman bir rasathane gibi kullanıldığı da olur. İskenderiye Kütüphanesinde çıkan yangından kurtarılmış ve Hermes’e ait olduğu söylenen bazı el yazmalarının Don Miguel’in yanında buraya geti­rildiği ve Latince’ye çevrildiği de söylenir. Don Miguel kütüphanenin duvarlarından birine Züleyha isimli bir kadının resmini yaptırmıştır. Tam karşı­sındaki duvara ise büyük bir ayna koydurmuştur. Perşembe geceleri bir ritüel gibi bu aynadaki Züley­ha suretine bakarak tek başına meditasyon yapar. Tütsünün, mırıldandığı eski bir kutsal şarkının ve zikrettiği kelimelerin etkisiyle astral seyahatlere çı­kar. Yine yıldızların ebedi bir ruh gibi parıldadığı bir Perşembe gecesi Don Miguel eski bir ritüeli uy­gular ve aynanın arkasındaki sırda seyahate çıkar. Bu sefer geriye dönmez. Uşağı Luis bu tür şeylere inanmamasına rağmen çaresizlikten, aynanın önün­de günlerce çeşitli tanrı isimlerini anarak dua eder ve efendisinin geri dönmesi için yakarır. Sonunda ümidini yitirdiği bir gün eşyaları bir gemiye yükle­terek şehirden ayrılır. Nereye gittiğini hiç bir tarih­çinin bilmediği bilinmektedir….”1

Bu olaydan yüzyıllar sonra artık hendeği kuru­muş ve toprakla örtülmüş,’asma köprüsünün yerini demir parmaklıklı kapı almış, dokuzgen taşlarından biri bile yerinden çıkmamış durumdaki binanın çatı katına başarısız bir ekonomi sayfası yazarı taşınır. Temizlik yapılırken gümüş bir Relic yüzük buluna­rak kendisine teslim edilir. Yazar, yüzüğü sol elinin yüzük parmağına takar. Tam gelmesine şaşırarak uzun bir süre gözlerim yüzükten ayıramaz, içi tarif­siz bir güven ve güçle dolar.

Ertesi gün Relic yüzüğü parmağında takılı olarak çalıştığı gazeteye gider. Günlerden 19 Haziran 1997’dir. Yine bir Perşembe günüdür. O günkü ga­zetenin sayfalarına göz atarken Celal Üster’in ‘Fan­tastik Öyküler Mucidi’ başlıklı yazısına rastlar. Ya­zıda, Arjantinli büyük usta yazar Borges ve eşi Maria Kodama’nın 1985 yılında, yazarın ölümünden dokuz ay önce yaptıkları Avrupa seyahatinde çekil­miş bir resimleri de vardır. Yazıyı defalarca okur­ken “Keşke bu yazıyı ben yazmış olsaydım”, diye düşünür. Resme hayranlıkla bakar. Yazıyı ve resmi gazeteden keserek çerçeveletir, içindeki yaratıcılık merkezinde bir kıpırtı gerçekleşmiştir. O günden sonra yalnız geceler boyunca bu yazıyı tekrar tekrar okur ve resmi defalarca gözden geçirir, defterlere çeşitli notlar alır, kelimelerin yerlerini değiştirir, dipnotlarla yazıyı genişletir…

Aybaşı gelip de maaşını aldığında Borges’in Türkçe’ye çevrilmiş bütün öykü kitaplarını satın alır. Yaklaşık iki yıl boyunca Arjantinli ustanın hiç­bir hikayesini başından sonuna kadar okuyamaz. Gergin ve huzursuz geçen aylar ve yıllardan sonra Enis Batur’un Gri Divan’ını Beyoğlu’nda bir sokak sergisinden satın alır. Gri Divan’ın yetmiş sekiz ve yetmiş dokuzuncu sayfalarındaki “Sonsuzdur Gül” (Borges’den Uyarlama) başlıklı yazıyı kendinden geçercesine bir çırpıda okur. Tekrar okur. Sonraki günün akşamında Borges’in “Gölgeye Övgü” kita­bındaki “Paracelsus’un Gülü” hikayesini okur. Tekrar okur. Bisiklete binmeyi öğrendiği yıllardaki gibi sevinçle kahkahalar atmaya başlar.

Sonraki hafta Alef hikâyesine giriş yapmaya ça­balar, zorlanır. Türkiye’nin ilk minimalist hikâyele­rini yazmış olan Dr. Algan tavsiye etmiştir özellikle bu hikâyeyi okumasını. Zorlansa bile tekrar tekrar okur, notlar alır, kendisi de Alef’i görmeyi arzular. Eylül ayında Borges’in Dante üzerine yazılarını ça­lışmaya başlar, okumadan farklı bir deyim/dene­yimdir bu. Alef teki Carlos, Beatrice ve Borges gibi, ilahi Komedya’da da Vergilius, Beatrice ve Dante vardır.

Ertesi yıl Enis Batur’un Ayna’sını ve Babil Yazıları’nı okur. Velasquez’in Las Meninas’ını ve Dali’nin Inci’sini, Beyazıt Kitaplığı’nda araştırmalar yapan Asaf Halet Çelebi’yi tanır. Çelebi’nin şiir kitaplarını satın alır, Mariya’yı ve Çelebi’yi aynaların dünyası­na, çağıran Çin prensesine hayranlık duyar. Okuma notları defterlerden daktilo sayfalarına ve disketlere taşmaktadır artık. Henry Miller’in Paris Söyleşile-ri’nde ismi bilinmeyen Çinli adamın yüzünün ifade­si ve bakışlarının kalitesi ile karşılaşır.

1999 güzünde Parşömen Dergisi’nde Ali Günvar’ın bir yazısında, Foucault’nun Las Meninas ile ilgili yazılarından yapılmış çevirilerle karşılaşır. Re­simdeki ressamın bakışının odaklandığı nokta ile il­gilenir. Bu noktayı notlarında Alef ve Beyaz İnci ile birleştirir.

Mevlana’daki resim ve ayna hikâyesini, Kara Kitap üzerine yazılarda bu konu üzerine yazılanla­rı, Muhyiddin Ibn Arabi üzerine yazılardaki Beyaz İnci’yi, ayn ve aynayı, alef ve elifi notlarına katar.

Kabala, sufizm, yoga ve meditasyon çalışmaları yapar. Olivyo Geçidi Sokağı’ndaki Gölge Kahve’de notlarını toparladığı bir gün radyoda Across The Universe şarkısı çalar. Bu şarkının sözlerini “somethings gonna change my world” diye duyar, çok beğenir. Çıkışta, bu şarkıyı altmış dakikalık bir banta tekrar tekrar doldurtur.

Gün gelir, Ayasofya Kitaplığı’nın dikdörtgen sa­lonunun, kapıdan girişte sol taraftaki dar duvarı­na, Ortaköy’lü bir uluslararası ressamımıza yap­tırttığı büyük resmi astırır. Uzun beyaz bir elbise giymiş, kumral, soylu ve şefkat dolu bakışları olan bir Kadın, sonsuzluğa odaklanmış bakışları olan Çinli bir adamın sol elinden tutmaktadır. Alevler­le dolu yedi cehennem katını ve çaresiz ruhların bakışlarını genlerinde bırakarak, sağ üst köşedeki aydınlığa doğru gezegenlerden oluşan göksel mer­divenden çıkmaktadırlar. Bakışlarının kesiştiği odak noktası ise resmin içinde değil seyircinin zih-nindedir… Bu duvarın tam karşısındaki duvara ise altın yaldızlı büyük bir ayna yerleştirir. Öğrendiği meditasyon yöntemlerini yıldızlı gecelerde gökten gelen ışıklarla renklenen, bir gökkuşağı ile kapla­nan bu salonda uygulamaya başlar.

2001 yılının Ocak ayında gazetedeki bilgisayar­dan internete bağlanır, Maria Kodama ismiyle il­gili yazıları, resimleri gözden geçirir. Bea Sociales başlıklı, üç resimli bir yazının çıkışını alır. Bu say­fanın sağ alt köşesindeki resimde Maria üzerinde­ki elbise, tüller,beyaz ayakkabılar, eşarp, taktığı gerdanlık, bacak bacak üstüne atışı ve utangaç bir çocuk gibi gülümsemesiyle Züleyha’ya benzemek­tedir. Bu sayfayı da çerçeveleterek bir yantra ya da üzerinde meditasyon yapılan şekil olarak kulla­nır… Ertesi geceden itibaren kendisinin Mısır’da bir Sultan olduğu dizi dizi rüyalar görmeye başlar. Bu rüyaları, Celal’in yazısını ilk okuduğu günden bu yana ne olduğunu kesinlikle bilmediği bir inisiyasyona, bir kabul törenine hazırlanmış olduğu şeklinde yorumlar. Artık hikâyesine bir son ver­mesi gerektiğini, öykülerin de bir zamanı olduğu­nu düşünür. Son paragrafı yazmaya başlar…

Ayın ve yıldızların ışığının her zamankinden da­ha parlak olduğu l Şubat 2001 Perşembe gecesi, Yusuf Vehmi banyoya giderek traşını oldu, duşu­nu aldı, kokular süründü. Yatak odasına geçip ya­kasız beyaz gömleğini, beyaz pantalonunu, beyaz çoraplarını giydi, îçi tarifsiz bir cezbeyle doldu. Yedi kollu yedi şamdanı yakarak salonun yedi noktasına yerleştirdi. Navaratri tütsülerini yaktı. Across The Universe kasetini çalmaya başladı. Ay­nanın iki metre kadar önündeki meditasyon min­derine oturdu. Bakışları yağlıboya tablonun aynadaki yansımasında ışıyan yüzlerde yoğunlaştı. Kasedin bir yüzü bitip de teyp sustuğunda, o gece için yazdığı bir şarkıyı söylemeye başladı:

“Maria Kodama, Marta Kodama ey

Aşk’in uğruna gözyaşı döktüğü

beyazlar giymiş soylu Kadın

Yürüyorsun aynalardan Züleyha gibi yine bu gece

Yüzün parıltılar saçan Zühre yıldızı, Venüs ışığı

Ah doya doya seyretsem gözlerinin şefkatli bakışını

İnce dudaklarım ince bir hırsla aralanıyor

Amore mio amore mio gözlerimin güneşi

Yükselt beni gezegenlere

Gezegenlere yükselt beni

Sen ki aşktan anlayan kadınlardansın inan

Aşk seni anıyor ruhumda her an.”

Şarkısı biterken, salonu yıldızlardan gelen ışık ve renklerden oluşan bir gökkuşağı kapladı. O ge­ce, olan ve gelecekte olacak ne varsa aynada gör­dü. Dokuz katmanlı Beyaz Gül’ün kokusunu duy­du, ama hafifçe. Aynadaki yüzün yansımasındaki parlak beyaz inci onu aynanın içine çekerken, derin bir mutlulukla gülümsüyordu…

Cengiz Erengil / “Yeniden Gözden Geçirilmiş Eski Hikâyeler”

Diğer Hikayeler:

Post a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir